BUŞİDO POLİTİKASI

Kazanamayacaklarını Bildikleri Halde Savaşa Girdiler

1941, Japonya
Bazen propaganda o kadar iyi yapılır ki, propagandayı yapan bile söylediklerine
inanır. 1941’de Japonların ABD ile savaşa girme karan almaları böyle bir
aldanmaya örnektir.

Japonların samuraylara kadar giden ihtişamlı askeri geleneği pek meşhurdur.
Japonya hızla gelişen Batı dünyasına ayak uydurmak için canla başla çabaladı
ve 1904-1905 Rus-Japon savaşında Rusya gibi bir Batı devini yenerek dünyayı
şaşırttı. Birkaç yıl sonra Japonya, İngiltere ile Pasifik’te bir ittifak anlaşması
yaptı ve Birinci Dünya Savaşı boyunca Batı’ya sadık kaldı. Ancak savaş sonrası
pastanın bölüşülmesi sırasında Müttefikler Japonya’yı unutmakla büyük bir
hata yaptılar.

Japon elçilerinin Versailles’da anlaşma yapılırken takdimi çok komikti, çünkü
geleneksel Japon kıyafetleriyle gelmişlerdi. Truk ve Gilbert adaları gibi uyduruk,
eski Alman kolonileri verilip yollanmıştı Japonlar, Bu arada görüşmeler ve
anlaşmalar da esas oğlanlar arasında devam ediyordu.

1920’lerin anlaşmaları Japonlar için bir hakaret gibiydi, çünkü bir ada devleti
olan Japonya’nın donanmasına sınır getiriliyordu. Batı dünyası Japonya’nın
Pasifik’in dışına çıkmasını istemiyordu. Ayrıca bir büyük hakaret daha yapıldı.
Mançurya’da askerleri olan Japonya’ya karşı ABD, Çin’in kendi kaderini tayin
etme hakkına sahip olduğunu ve kimsenin Mançurya’ya göz koymaması
gerektiğini bildiren bir açıklama yaptı.

Japonya için bu dayanılmaz bir iki yüzlülüktü. Daha bir kuşak önce İngiltere,
Fransa, Almanya ve minik Belçika bile tüm dünyada acımasızca bir sürü
sömürge ele geçirmişti. ABD ise İspanyollarla bir savaşı körüklemekten
çekinmemiş ve Pasifik’te kalan son İspanyol sömürgelerini almıştı. Japonlar ilk
başta şaşırdı.

1930’da Sovyet birlikleri Mançurya’ya uydurma bir nedenden dolayı girdi ve
sonra çekildi. 1931’de ise Japonya, Mançurya’da bir darbe yaptı ve birkaç ay
içinde kendi kontrolünde kukla bir hükümet kurdurdu. Rus yayılmacılığına karşı
önlem aldığını söylüyordu ancak bu gerekçe Batı’yı memnun etmedi.
Çin’in sırası birkaç yıl sonra geldi. Japonya eski bir tekniği kullanarak Çin’e
gönderdiği askerlerin buradaki anarşiyi engelleme amacında olduğunu açıkladı.
Milliyetçi Çin, Komünist Çin ve Japonya arasında üçlü bir savaş başladı. Ama
dışarıdan bakıldığında, özellikle ABD’de en büyük düşman Japonya gibi
gözüküyordu.

Japonya 1937’de Nanking’e saldırarak ABD’nin Çin’i korumasını zora soktu. 250
binden fazla sivil öldü. Amerikan misyonerleri olaylara şahit oldu ve kameralarla
görüntüledi. Bunun üzerine ABD, Japonya’ya karşı sertleşti.

ABD’nin uyguladığı baskıyla Japonya Çin’in tamamım fethetmekten vazgeçti ve
daha az saldırgan bir politika izlemeye karar verdi. Ancak ABD, Japonya’dan
nefret etmeye başlarken bir şey oldu; Panay Olayı!

12 Aralık 1937’de Japonlar Nanking yakınlarında demirlemiş Amerikan savaş
gemisi Panay’e saldırdı. Amerikan askerlerinden ölenler oldu. (Aya ilk ayak
basan adam Neil Armstrong’un babası da bu gemiden kurtulanlar arasındaydı.)
Japonya daha sonra özür diledi ve tazminat ödedi. Ama iki taraf da bunun
bilinçli bir saldırı olduğunu biliyordu.

Japonların olaya bakışı sertleşiyordu. Öteki büyük güçler sömürgelerini
almışlardı ve Japonların da böyle bir hakkı olmalıydı. Japon ordusunda iki farklı
görüş belirdi: “Kuzey Ekolü” ve “Güney Ekolü”. Kuzey Ekolü, Çin’e daha sert
çıkılmasını ve Rusya’ya karşı savaş açılmasını savunuyordu. Sibirya’nın geniş
toprakları ve Orta Asya’nın petrol kaynakları Japonları bekliyordu. Ancak 1938
ve 1939’da Rusya’yla girişilen çatışmalarda Japon ordusu dağıldı.

Bu durumda Güney Ekolü ağırlık kazandı. Bu ekolün esas amacı sömürge
kazanmaktı. Hollanda ve Fransa’nın sahip olduğu sömürgelerde zaten petrol
vardı. Ve Avrupa’da savaş patlak verince buralar daha da çekici hale geldi. Bu
sömürgelerdeki petrolün ele geçirilmesi Japon donanması için sınırsız yakıt
anlamına gelecekti ve belki de İngiltere tahtının mücevheri Hindistan Japonların
olacaktı.

Karar anı gelmişti. Onlara engel olabilecek tek bir güç kalmıştı: ABD. Ama bu
arada da ortaya ilginç bir durum çıkıyordu, çünkü 20, yüzyılın başından beri
birçok Japon genci üniversite eğitimi için Amerika’ya gidiyordu. Japon
donanmasının stratejisti, ünlü amiral Yamamato bile eğitimini Amerika’da
almıştı. ABD’nin yetiştirdikleri şimdi ABD’ye karşı savaşacaklardı.

Hitler, ırkların karışması, Hollywood ve caz müziği gibi şeyler yüzünden
ABD’nin gücünü kaybettiğini iddia ediyordu. Kendi ırkçı teorileri ve üstün
savaşçılıklarıyla kafayı bozmuş olan Japonlar da Amerikalıların savaş
meydanında kendilerinden korkacağını düşünüyorlardı. Buşido geleneğinden
Amerikalıların haberi yoktu. Buşido göğüs göğüse çarpışma demekti. Böyle bir
çatışmada doğal olarak Amerikalılar kaçacak ve zafer Japonların olacaktı.

Güney ekolü üstün geldi ve Pasifik bölgesindeki sömürgelere ilerlemek için
planlar geliştirildi. Fransız hükümetinin düşüşünden hemen sonra 1940’da
Japonlar Fransa’ya ait Hindi Çin kıyılarına gösterişli bir birlik gönderdi. 1940
Eylülünde ise Fransızlara ait bölgede hava üsleri kurmaya başlayınca ABD de
Japonya’ya çelik ambargosu koydu. Ayrıca Japonya Hindi Çin’in tümünü ele
geçirmeye kalkarsa Japonya’nın petrolünü de keseceğini duyurdu.

1941 baharının sonlarında Japonya harekete geçti. Hindi Çin’in geri kalanını
kontrol altına aldı ve ABD daha önce söylediği gibi Japonya’nın petrolünü su
keser gibi kesiverdi. Japonya çizgiyi geçmişti ve iki taraf da buna hazırdı.
Japonya büyük miktarlarda petrol stoku yapmıştı. Ancak savaş şartlarında Doğu
Endonezya’daki stoklar ele geçirilmezse bir yıldan daha kısa bir sürede bu stok
tükenirdi. Güney Ekolü Japonya’yı ABD ile kafa kafaya bir savaşa girmeye
zorladı.

Doğru olan bu gibi görünmüştü. Bu stratejiyi planlayan adamların hemen hemen
hepsi 1904-1905’teki Rus-Japon Savaşı’ndan geliyordu. Bu savaş, Arthur limanı
civarındaki Rus donanmasına yapılan sürpriz bir saldırıyla başlamıştı. Rus
donanması Tsuşima Savaşı’nda yok edilmiş ve Ruslar barış istemek zorunda
kalmıştı.

Bu savaş modeli şimdi ABD’ye karşı da uygulanacaktı. Açılıştaki sürpriz saldırı
ABD’nin Pasifik Filosunun Pearl Harbour’da imha edilmesi olacaktı. Saldırı
güçleri Hollanda’ya ait Doğu Endonezya’yı ele geçirirken, kalan birlikler de
Pasifik’teki Amerikan üslerini ele geçirip Filipinler’deki Amerikan güçlerini imha
edecekti. Amerikan filosundan geri kalanlar -buna Atlantik gemileri de dahildi-
Manila’ya yardıma gelmeye zorlanacak ve son bir savaşla Japonya zaferi
kazanacaktı. Batı Pasifik’teki güçlü düşmanlarıyla karşılaşınca ABD kendi
ülkesine çekilecek ve sesini kesmek zorunda kalacaktı.

Tüm bu plan en azından kağıt üzerinde iyi bir fikir gibi görünmüştü. Japonlar da
buna inanmıştı. Yamamoto, Amerikan donanmasını tanıdığından birtakım
şüpheler içindeydi. Şöyle bir nokta vardı: Bu bir sürpriz saldırıydı, ama
saldırıdan birkaç saat önce Amerikan hükümetine bildirilmek zorundaydı.
Yamamoto Amerikalıları iyi tanıyordu. Savaş ilan edip birkaç saat sonra da
saldırıldığında Amerikan halkı o kadar öfkelenmeyecek ve bir an önce barış
yapmak isteyecekti.

Bu konuda yoğun bir tartışma başladı. Sonuçta savaş savaştı ve Doğu ekolü
sürpriz saldırının geleneksel bir savaş yöntemi olduğunu düşünüyordu. Hatta
olması gereken buydu. Burada bir Doğu-Batı çelişkisi yaşanması kaçınılmazdı.
Ordudaki batı eğitimli subaylar uyarıda bulunuyorlardı.

Yapılan propaganda Amerikalıların yerinde bir tepki veremeyeceğine ikna etti
Japonları. Zaten savaşçının sahip olması gereken Buşido disiplininden haberleri
de yoktu.

Ve saldırı başladı. Tarihin en parlak saldırılarından biriydi. Dünyanın neredeyse
altıda birini kaplayan geniş bir alanda uçaklar ve gemiler koordinasyon içinde
düşman hedeflerini sürpriz saldırılarla vurdular. O hız ve güvenle de kendilerine
karşı çıkan herkese savaş açtılar. Ama bu da savaşı kaybetmelerine neden
olacaktı. Askeri planları harikaydı ama diplomasileri çok zayıftı Japonların.
Diplomatik ilişkileri kestiklerini üçüncü sınıf bir haberleşme sistemiyle
bildirdikleri için bu bilgi saldırıdan saatler sonra Amerika’ya ulaşmıştı. Bu gafı
duyan Yamamoto “Korkarım tüm yaptığımız uyuyan bir devi uyandırmak oldu”
demişti.

Savaş ilanı saldırıdan Önce ulaşmış olsa bile işe yaramayacaktı, çünkü ABD
apar topar Filipinler’deki birliklerine yardıma koşmadı. Filipinler’deki orduyu
feda edip daha sonra daha güçlü bir orduyla ortaya çıkabileceğini düşündü.
Japonların Amerikalıları savaşa girmeye zorlamasının ardından Midway’deki
deniz savaşında kesin zaferi elde edeceklerini düşünüyorlardı. Ancak hiç de öyle
olmadı, Japonlar düşmanlarını fazlaca küçümsemişlerdi. Amerikan pilotlarının
bombalarıyla denizin dibini boylayan gemilerini gördükçe Japon donanmasının
komutanı Nagumo yanındakileri dönüp “Vay anasını bu Amerikalıların da
Bushido’su varmış” dedi.

Japonların saldırısının Roosevelt’i savaşa girmek zorunda bıraktığına dikkat
çeken birçok tarihçi Japonların bu saldırı ve tahrikleri olmasa ABD’nin savaşa
fiilen girmeyebileceğim ileri sürerler. Japonya’da Kuzey Ekolu ipleri eline
geçirseydi ABD’ye saldırmayacak ve muhtemelen savaşın gidişatı ve tabii
bugünkü dünya çok farklı olacaktı.