ÖFKE BALDAN TATLIDIR AMA MEYVESİ ACIDIR

II. Mahmut’tan Yunan İsyanına Destek

Nisan 1821, Fener Patrikhanesi
Alemdar Mustafa Paşa Rumeli askeriyle Topkapı Sarayı’nın kapısına
dayandığında padişah IV. Mustafa hem III. Selim’in, hem de II. Mahmut’un
öldürülmesi emrini vermişti. Selim öldürüldü ama Mahmut haremdeki
kadınların yardımıyla kurtuldu ve ardından tahta geçti. Napolyon’un çağdaşı
olan II. Mahmut, Fransız imparatorunun Rusya’nın üzerine yürümesinden
memnundu.

Napolyon’un başarıları yüzyıllardır Ruslarla savaşmakta olan Osmanlıların işine
geliyordu. Dolayısıyla Fransızlarla Osmanlıların ilişkileri bu dönemde hayli
gelişecekti. Avrupa ve Rusya Napolyon’la uğraşırken II. Mahmut da Osmanlı
İmparatorluğunda bazı reformlar yapma olanağını bulacaktı.

Ancak Fransa sadece Avrupa ve Rusya’nın başına bela olacak bir Napolyon’u
çıkarmakla kalmamıştı, aynı zamanda 1789 devrimini de gerçekleştirmiş ve bu
devrimin rüzgarı Osmanlının egemenliği altındaki topraklara kadar ulaşmıştı.
Fransız devriminin yaydığı fikirler, başta Balkanlar olmak üzere, Osmanlıların
da canının sıkılmasına neden olan milliyetçi akımları birçok yerde
güçlendirecekti. Bunlardan biri de Yunanistan’dı. Ortodoks dininin egemen
olduğu Balkanları kendi hegemonya alanı olarak gören Rusların, Sırbistan ve
Yunanistan’ın bağımsızlığı için uğraşmaları anlaşılır bir şeydi.

Nitekim 1814’de, Rusya’daki Yunan tüccarları tarafından Odesa’da kurulan
“Philiki Hetairia” örgütü Yunan bağımsızlığı için önemli bir adım olacaktı. Bir
süre sonra Osmanlılardan bağımsızlık kazanmak için Balkanlarda başlatılmak
istenen savaş hemen sonuçlarını vermeyecekti ama artık fitil de tutuşturulmuş
oluyordu.

Aslında kendilerini Bizans İmparatorluğunun varisi olarak gören Rumların
Osmanlı egemenliği altında hayli ayrıcalıklı bir statüsü vardı. Başkent
İstanbul’un nüfusunun önemli bir kesimini oluşturan Rumlar dış ilişkiler başta
olmak üzere Osmanlı devletinin birçok önemli mevkisini işgal ediyordu.

Osmanlı devletinin Avrupa ülkeleriyle diplomatik ilişkilerinde kullandığı dil esas
olarak Yunancaydı. Tabii en önemlisi de Fener Patrikhanesi’nin İstanbul’da
bulunmasıydı. Ortodoks kilisesinin merkezinin İstanbul’da olması ve varlıklı
Fener aristokrasisinin Osmanlı sultanlarıyla iyi geçinmeyi temel alan ilişkileri
Osmanlının Yunan/Rum tebaasıyla olan ilişkileri açısından da belirleyici bir
öneme sahipti.

Ama ne olursa olsun, sonuçta Yunanistan yüzlerce yıldır Osmanlı’nın egemenliği
altındaydı ve artık çağ ulusal esaslara göre yeni devletlerin mantar gibi
fışkırdığı, ulus-devlet modelinin evrenselleşmeye başladığı bir çağdı. Dolayısıyla
Yunanistan’ın da kendi bağımsızlığı için ayaklanması ve savaşmaya başlaması
doğaldı. Uzunca bir zamandan beri Yunanistan ve Arnavutluk’un bir bölümünde
fiilen hükümranlık kurmuş Tepedelenli Ali Paşa’nın II. Mahmut’un orduları

tarafından tepelenmeye çalışılmasını fırsat bilen Yunan milliyetçileri Mart
1821’de ayaklandılar.

Asıl destek adalardaki tüccarlardan, orta sınıftan ve köylülerden geliyordu.
Özellikle deniz ticaretiyle uğraşan Yunan adaları hem zenginleşmiş, hem de
başta Marsilya olmak üzere Fransa ile olan yoğun ilişkileri çerçevesinde
milliyetçi fikirlere açık hale gelmişti. Bir yandan Tepedelenli Ali Paşa, diğer
yandan da İran’la savaş halinde olan Osmanlı orduları ilk aşamada isyanı
bastırmakta güçlük çektiler.

Böyle bir ayaklanmayı pek beklemeyen II. Mahmut büyük bir öfkeye ve paniğe
kapıldı. Paniklemişti, çünkü Rumlar hep birlikte ayaklandıklarında İstanbul’u,
en azından Galata ve Beyoğlu’nu ele geçirirler diye korkuyordu. Nitekim gizli bir
emir vererek İstanbul’daki Müslüman ahalinin böyle bir Rum ayaklanmasına
karşı koymak üzere silahlanmasını istedi. Yeniçeri kışlalarına da gerektiğinde
sivil halka dağıtılmak üzere yeteri kadar silah bulundurmalarını emretti.

Öfkesini ise Fener Patrikhanesi’nden çıkaracaktı. Evet, yüzlerce yıldır ataları da
her türlü başkaldırıyı kan dökerek, şiddetle bastırmıştı ve atalarından bildiği
yolu izlemesi şaşırtıcı değildi. Ayrıca o sıralarda aşınmış olan merkezi otoriteyi,
yani kendi otoritesini güçlendirmek için yerel otoritelerin ve ayaklanmaların
üzerine şiddetle giderek despotlukta bir hayli ün de kazanmıştı. Ama yine de
öyle akılsızca hareket edecekti ki, karşısındaki güçleri birleştirmekle
kalmayacak, durduk yerde bir din şehidi yaratacak ve kendisine karşı mücadele
edenlere etkili bir bayrak armağan edecekti.

Dönemine göre bir “aydın” olduğu söylenebilecek padişahın “aydın despotluğunu”
annesi “Fransız Sultan”dan aldığı ileri sürülmüştü. Ve kan dökmeye alışık bu
“aydın” Sultan, Yunan ayaklanmasının arkasında Ortodoks kilisesinin olduğuna
inanıyordu. Öyleyse önce kilisenin önde gelenlerini cezalandırarak işe başlamak
gerekir, diye düşünüyordu. Oysa Fener Patrikhanesinin patlak veren
ayaklanmanın arkasında olduğu kanıtlanamazdı. Evet, kimi yoksul papazlar ve
din görevlileri isyancılarla beraber olabilirdi, ama Fener yöneticileri, patrik ve
piskoposlar bu hareketten rahatsızdılar ve kendi konumlarını da tehlikeye
attığının bilincindeydiler.

Nitekim Mora’da ayaklanma başladıktan sonra Fener Patrikhanesi Ortodoks
Kilisesi adına resmi bir açıklama yapacak ve ayaklanmayı kınarken Sultan’a
bağlılığını bir kez daha vurgulayacaktı. Ancak II. Mahmut açısından bunların
hepsi oyundu. Fener Patrikhanesi hem ayaklanmayı gizlice destekliyor, hem de
kendisini kurtarmak için bu tür açıklamalar yapıyordu. Oysa durum böyle olsa
bile, bu açıklamanın ayaklanan güçleri bölmek için bir silah olarak kullanılması
mümkünken öfkesinin esiri olan padişah budalaca hareket edecekti.

İşte böylece, Mora’daki ayaklanmanın başlamasından birkaç hafta sonra, 22
Nisan 1821’de yaklaşan Paskalya için ayin yapılırken silahlı askerler Haliç’in
kıyısındaki Fener Patrikhanesi’ne daldılar. Ayinin bitmesini sabırsızca
beklemeyi nasıl akıl ettiler Allah bilir, ama ayin biter bitmez tören cüppeleri
içindeki Patrik Gregorius ve beraberindeki piskoposlarla papazları yakaladılar.
Bir anda ortaya çıkan cellatlar kementlerini Patrikle diğerlerinin boynuna
dolayıverdiler. Sürüklenerek Patrikhanenin kapısına getirilen Gregorius

buradaki bir çengele asılıverdi. Tüm Rumlara gözdağı vermek için Patriğin
cesedi üç gün boyunca orada asılı kalırken, diğer piskoposlar da İstanbul’un
çeşitli semtlerinde aynı şekilde asılarak günlerce teşhir edildi. Sultan Mahmut
bu katliamın ardından Rumların tepki gösterebileceğini de düşünmüş ve
İstanbul’a dışarıdan askeri birlikler getirtmeyi ihmal etmemişti.

Ayrıca Müslüman halk da Rumlara ve Hıristiyanlara karşı silahlandırılıp,
kışkırtıldı. Gözü dönmüş topluluklar günlerce İstanbul’un altını üstüne getirerek
terör estirdiler; insanları öldürdüler, kiliseleri yağmaladılar, hatta Patriğin
tahtını bile parçaladılar.

Bu arada Sultan Mahmut’un da öfkesi dinmek bilmiyordu. İyice çileden çıkmış
olan Padişah, Ortodoks Hıristiyanları daha da aşağılamak ve küçük düşürmek
için Patriğin cesedinin Yahudilere verilmesini ve bir pazar yerinde Yahudiler
tarafından ayağından sürüklendikten sonra bir taşa bağlanıp Haliç’e atılmasını
emredecekti.

Böylece Osmanlı Sultanı İstanbul’daki Rumların herhangi bir harekete
kalkışmasını belki önlemişti ama bir anda imparatorluk topraklarında
yaşayanların dörtte birini, sadece Rumları değil bütün Ortodoks Hıristiyanları
kendisine düşman etmeyi başarmıştı.

Olanlara kayıtsız kalmayan Avrupa devletleri Osmanlı devleti üzerinde ağır bir
baskı kurdu. Bu arada zaten geleneksel olarak eski Yunan uygarlığından gelen
hayranlık ve bağlılık duygulan artık tüm Avrupa’da Yunanistan’ın bağımsızlık
savaşının daha büyük ölçüde desteklenmesini getirecekti. “Barbar Türkler”
“Uygar Yunanlıları” böylesine vahşice katlederken Avrupa’nın hareketsiz
kalması mümkün değildi. Ve sonuçta çok geçmeden Yunanistan tam da bu
destek sayesinde, Avrupa’nın Hıristiyan devletlerinin eliyle bağımsızlığını
kazanacaktı.

Yunanistan’daki ayaklanmalar Mısır Valisi Mehmet Ali Paşa’nın oğlu İbrahim
Paşa’nın ordusuyla bastırılacaktı ama Rusya ve diğer büyük devletler yapılanları
unutmayacak ve Yunan davasının zafere ulaşmasını sağlayacaklardı. 1827’de
Navarin’de Osmanlı-Mısır donanması ağır bir yenilgiye uğratıldıktan ve Ruslar
yine Balkanlara indikten sonra Eylül 1827’de Edirne’de yapılan anlaşma ile
Yunanistan’ın bağımsızlığı resmen tanınacaktı.

Öte yandan cesedi Haliç’in sularına atılan Gregorius’un hikayesi orada bitmedi.
Bağlandığı taştan kurtularak suyun yüzeyine çıkan ceset Rusya’ya tahıl götüren
bir Rum gemisi tarafından bulundu. Bunun “din şehidi” Patrik için ilahi bir
mesaj olarak algılanması kadar doğal bir şey olamazdı. Gemi Odesa’ya
ulaştığında Gregorius dini ve vatanı uğruna şehit olmuş kutsal bir kişi, bir “aziz”
olarak büyük bir törenle toprağa verildi. Aslında Osmanlıya bağlı olan ve
ayaklanmacılara karşı çıkan talihsiz adam artık bağımsızlık mücadelesi
verenlerin elinde bir meşale olacak ve hep öyle kalacaktı.

Yarım yüzyıl sonra Ruslar Ortodoks kiliseleri arasındaki ilişkileri geliştirmek
için Patriğin kemiklerini anavatanı Yunanistan’a gönderdiler. Atina’daki
Metropol katedralinin girişine defnedilen Patriğin mezarı o gün bugündür dindar
Yunanlılarca bir türbe gibi ziyaret ediliyor.