TÜRKLER ERGENEKON’DAN NASIL ÇIKMIŞ?

Tünel Açmak Demir Dağı Eritmekten Zormuş

MÖ 800, Ergenekon- MS 2000, Bolu civarı
Orta Asya’daki eski Türklerin dilinde “sarp dağ yamacı” anlamına gelen
Ergenekon’la ilgili destanı bilmeyen yoktur. Türklerin yeniden doğuşunu ve
çoğalarak Orta Asya’ya egemen oluşlarını anlatan bu efsanenin adı aynı
zamanda Soğuk Savaş döneminde NATO ülkelerinde kurulan gizli anti-komünist
örgütün, kontr-gerillanın Türkiye’deki kolunun adı olarak da gündeme gelmiştir,
ama şu anda konumuz bu değil.

Ele alacağımız konu, günümüzden yaklaşık üç bin yıl önce demirden bir dağı
eriterek yurt edindikleri Ergenekon’dan çıktığı söylenen Türklerin daha sonra
yurt edindikleri Anadolu’da bir dağ ile bir türlü başa çıkamamaları…
Ergenekon Destanı’nın değişik biçimleri var ama en yaygın olan anlatıma göre,
Aral Gölü civarında olduğu varsayılan demir dağın eritilme efsanesi şöyle
gelişiyor:

Hunların büyük imparatoru Oğuz Han’ın ölümünden sonra Türklere sırasıyla
Gök Han, Ay Han, Yıldız Han, Deniz Han ve İl Han başbuğ olur. İl Han’ın
döneminde tüm Türk bölgeleri egemenliğine girince, bunu kıskanan yabancı
kavimler, özellikle Tatarlar birleşip İl Han’a saldırırlar ve çarpışma sonunda
Türkleri kılıçtan geçirirler.

İl Han’ın oğlu Kayı ve yeğeni Dokuz Oğuz eşleri ve çocuklarıyla birlikte esir
edilir. Daha sonra Tatarların elinden kurtularak eski yurtlarına geri dönerler.
Burada dağınık ve ürkmüş bir halde birçok at ve besi hayvanı bulurlar. Bunları
da yanlarına alıp kendilerine güvenli bir yurt ararlar. Bir kurdun ayak izlerinin
peşinden giderek çıkış yolu görünmeyen sarp dağların arasında yemyeşil, çok
güzel bir yer bulurlar ve Ergenekon adını vererek buraya yerleşirler. Bu iki
ailenin çocukları birbirleriyle evlenerek çoğalırlar.

Mutlu-mesut yaşadıkları yılların ardından çoğalarak artık Ergenekon’a sığamaz
olurlar. Sonunda 400 yıl kaldıkları bu yurttan çıkmaya karar verirler ama çıkış
yolunu bulamazlar. Nasıl onları oraya bir kurt getirmişse yine bir kurdun
sayesinde çıkış yolunu bulacaklardır. Nitekim koyunlara saldıran bir kurdun
izlerini takip ederek bir mağaraya ulaşırlar. Mağaranın dibinde küçük bir delik
vardır ve kurt oradan çıkmıştır. Bu deliği büyütmek isterler ama mağaranın
bulunduğu dağ demirdendir. Bir demirci ancak dağın ateşe verilmesiyle yolun
açılabileceğini söyler. Bunun üzerine Kurultay toplanır ve dağın eritilmesine

karar verir. Dağın çevresine odun ve kömür yığarak yetmiş büyük körükle dağın
tutuşmasını sağlarlar. Böylece dağ erir ve Türkler de Ergenekon’dan çıkarlar.
Daha sonra aradan yüzlerce yıl geçer ve Türkler Orta Asya’dan yola çıkarak
Anadolu’ya gelirler, yeni yurtları artık burasıdır. Gel zaman, git zaman bu
topraklar üzerinde çeşitli devletler kurarlar, kurduklarını yıkar, sonra yenisini
kurarlar ve derken en sonunda Türkiye Cumhuriyeti’ni kurarlar.

Artık bunun Türklerin son devleti olduğu ve sonsuza kadar varolacağı
söylenirken, bir yandan da Anadolu toprakları üzerinde çağdaş uygarlık
seviyesini yakalamak için bir uğraş verilmektedir. Çağdaş uygarlığın egemen
olduğu ülkelerde yük ve yolcu taşımacılığında ağırlık demiryolundadır ve denizin
olduğu ülkelerde ise tabii ki denizyolu da önem taşır.

Nitekim Anadolu da dört yanı denizlerle çevrili bir yarımadadır ama
Cumhuriyeti kurduklarında artık bin yıldır bu topraklarda yaşayan Türkler
arkalarını denize dönerek yaşamayı tercih ederler. Demiryolları ise cumhuriyetin
ilk yıllarında biraz gelişir, hatta marşlarda “Demir ağlarla ördük anayurdu dört
baştan” falan derler ama gerçek hiç de öyle değildir. Montaj otomotiv sanayii
devreye girince, yerli ve yabancı tekellerin çıkarları doğrultusunda demiryolları
bir kenara bırakılır ve yurdun dört bir yanı karayollarıyla örülmeye başlanır.
Çünkü yirminci yüzyılın sonlarına doğru başbakan ve cumhurbaşkanı da olmuş
bir “Büyük Türk Büyüğü” Turgut Özal demiştir ki; “Demiryolu komünistlere
özgü, özgürlük imkanı tanımayan bir ulaşım ve nakliye sistemidir. İstediğiniz
yerde inip, binemezsiniz. Ama karayolu özgürlük demektir, nerede isterseniz
iner, binersiniz.”

İşte böylece akıp giden yılların ardından yirminci yüzyılın sonlarında karayolları
yolcu taşımada yüzde 95, yük taşımada da yüzde 93 oranına ulaşmıştır. Bir
yandan da cumhuriyetin ilk yıllarındaki “demirağ heyecanı” gibi memleketi
“otoyol heyecanı” sarmış ve yeni anayurdun dört bir yanı otoyollarla döşenmeye
başlanmıştır. Başlanmıştır başlanmasına ama işte bu noktada Türklerin
karşısına bir dağ çıkmıştır; Bolu Dağı.

Bir zamanlar halk kahramanı eşkıyalara yataklık eden Bolu Dağı cumhuriyetin
iki büyük kentinin, İstanbul ve Ankara’nın ortalarında tüm heybetiyle yükselir.
Başta bu iki kent olmak üzere, İstanbul’u Anadolu’ya bağlayan karayolunda
seyreden araçlara etmediğini bırakmaz. Üç bin yıl önce atalarının Ergenekon’dan
çıkmak için demirden dağı eritmeleriyle övünen Türkler Bolu Dağı karşısında
yıllarca çaresiz kalırlar. En sonunda yapımına başlanan Anadolu Otoyolu ile bir
tünel açarak bu dağın hakkından gelmeye karar verirler. Edirne’den başlayan
Anadolu Otoyolu Bolu Dağı’nın eteklerine kadar gelir ama 6 kilometrelik iki
viyadük ve 7 kilometrelik iki tünel bir türlü bitirilemez.

Yıllarca süren çalışmalar ve trilyonlarca harcamadan sonra “Bitti, bitecek”
derken 12 Kasım 1999’da Düzce’de 7.2 büyüklüğünde bir deprem meydana
gelince Türkler arasında yeniden bir tartışma başlar; bu tüneli yapalım mı,
yapmayalım mı? Vazgeçecek olursak şimdiye kadar harcadığımız 400 milyon
dolar ne olacak? Yapacaksak tam da fay hattının üzerine kondurmuşuz, böyle hiç
güvenli değil…

2000 yılında bir gazetede çıkan haberde şöyle yazmaktadır: “Trilyonlar tünelde
kaldı. Uyarılara karşın fay üzerine inşa edilen Bolu Dağı geçidinin güzergahı
değiştiriliyor. Düzce depreminin ardından yapılan ‘hasar yok’ açıklamalarından
yaklaşık 6 ay sonra Bolu Dağı Tüneli inşaatının durdurulması gündeme geldi.
Bugüne kadar 433 milyon dolar harcanan Bolu Tüneli’nin şimdiki güzergahın 2
kilometre sağma kaydırılması planlanıyor.

Karayolları Genel Müdürü, yeni bir tünel girişi oluşturmak istediklerini, bu
projenin de 107 milyon dolara mal olacağını söyledi. Geçmişte harcanan miktarla
birlikte Bolu Dağı geçidinin maliyeti en az 490 milyon dolara yükselecek. Yeni
tüneli yine Astaldi-Bayındır ortaklığı yapacak. Bolu Tüneli’nin hiçbir zaman
dikiş tutmayacağını belirten uzmanlar ‘Tünel yıkıldıkça firmalar para alıyor’
diyorlar.”

Başka bir gazetede Karayolları Genel Müdürü’ne yanıt veren Türk Müteahhitler
Birliği Yönetim Kurulu Başkanı Kadir Sever ise Bolu Dağı Tüneli’ni bir
mühendis olarak kendisinin yapmayacağını belirterek, “Tünelin içinde binlerce
insan hayatını yitirdiğinde bunun sorumlusu kim olacak” diyor ve şöyle devam
ediyor: “Bana sorsalardı, ben Bolu Dağı’nda tünel yapmazdım. Bolu Dağı
Geçidi’nde pek çok heyelan olurdu. Bolu Dağı’nda trafiğin en az olduğunda bile
heyelan nedeni ile yol zaman zaman tıkanırdı. Heyelan hala var.

Bolu Dağı’na tünel yapılmaması gerektiğini yetkililere pek çok kez söyledik.
Ancak bir teki bile bizi dinlemeye cesaret edemedi. Çünkü yatırımlar yapılmış,
şimdiye kadar 400 milyon doların üzerinde para harcanmış. Çalışmalar
durdurulduğu zaman bu işi yapanlara neden yanlış karar verdiniz diye sorarlar.
Bolu Tüneli en son teknoloji ile yapılması durumunda dahi risklidir. Tünelin
içinde 300-400 araba varken bir zelzele olması durumunda binlerce insan
hayatını yitirdiğinde bunun sorumlusu kim olacak merak ediyorum.”

İşte böyle, Ergenekon efsanesini hatırladıkça utanç içinde yüzleri kızaran
Türkler neredeyse çeyrek yüzyıldır başa çıkamadıkları bu dağla ne yapacaklarını
kara kara düşünüyorlar. Üstelik de 2000 yılında tünelin yapımıyla ilgili
Bayındırlık ve İskan Bakanlığı’nda Ergenekon Destanı’nı parti programlarından
bile daha fazla ciddiye alan bir parti var!
Ya bu destanda bir tuhaflık var, ya da Anadolu’ya göç ettikten sonra Türklere bir
şeyler oldu!